23 Ocak 2020

Tanrı Parçacığı – Higgs Bozon’unun Keşfi

23 Ocak 2020, 15:06
Ankara


Merhaba değerli okuyucularım. Bugün size iki hafta kadar önce konuşmalarını izlemeye başladığım bana göre çok değerli, çok gelişmiş bir zihne ve bilgiye sahip Hintli mistik ve düşünür Sadhguru’nun Tanrı Parçacığı (Higgs Bozon) hakkındaki konuşmasının tercümesini aşağıda sunacağım. Bu konuşma atom altı parçacıklar ve quantum fizikçilerin eleştirel yorumundan çok modern bilimin madde ve enerjiye yaklaşımının eleştirisidir. İki haftadır izlediğim konuşmaları içinde beni en çok etkileyen ve benim düşüncelerimle örtüşen bu son konuşmasını sizlerle hemen paylaşmak için içimde büyük bir heyecan duydum. Öğrendiğim değerli bilgileri kendime saklamak yerine paylaşmayı hayat felsefesi edinmiş biriyim. Sadhguru’nun aşağıdaki konuşmasının mümkün olduğunca çok sayıda insana ulaşmasını çok önemsiyorum. Çünkü Dünya gezegeninde yaşayan milyarlarca insanın sevgi ve barış içinde yaşaması için çok önemli. Bu konuşmanın özellikle çok sayıda bilim insanlarına ulaşması, onların bilimin ne için çalışması gerektiğini bir kere daha düşünmelerine yol açması bakımından önemli. Sadhguru’nun konuşmasını kelimesi kelimesine tercüme etmeye çalıştım. Ancak bazı kelime ve kavramları layıkıyla Türkçe’ye tercüme edememiş olabilirim. Aşağıda kaynak olarak videonun linkini verdim. Videoyu izlemenizi ve benim tercümemde yanlış olan yerleri düzeltmem için yorumunuzu yazmanızı rica ediyorum. Lütfen bu yazıyı siz de paylaşın ve insanlığın mutluluğu ve refahı için toplumsal bilincin iyi yönde yükselmesine katkıda bulunun.

Tercüme
[Fiziksel boyutun ötesine geçtiğinizde, mantığınız tamamen şimdiki çerçevesinin dışına çıkar. Çünkü diyalektik kültür içinde yaşadığımız için, aynı bilim farklı biçimlerde ifade edilmiştir. Hikayenin tamamını söylemeyeceğim. Bu çok uzun bir hikaye. Bu hikayeyi Dünya’nın en üst düzeydeki bilim insanlarından birine söyledim, ona açıkladım, bu böyle dedim, bu varlığın doğasıdır dedim. Bu Yogi Kanunundandır. Fakat bize şu söylenmiştir. “Bir şey ancak senin tarafından tecrübe edilinceye kadar ona inanma” Bu benim tecrübe ettiğim gerçekliktir. Bu şekilde giderseniz, bu vuku bulacaktır. Bu çok üst düzey bilim insanı ile konuştuğumda, bu böyle dedim. Bir grup bilim insanı vardı. Bunun benim içimde böyle olduğunu açıkladığımda, onlara ne düşündüklerini sordum. Dediler ki, “Sadhguru eğer söylediklerine bir matematiksel dayanak verebilirsen bu Nobel Ödülü alabilecek bir konu”.
“Bir matematiksel arka plan verebilir misin?” Dedim ki “Ben hiçbir zaman matematikle uğraşmam, söylediklerim benim için doğru ve benim bilgim beni şimdiki durumuma dönüştürdü ve o benim için doğrudur” Benim içimdeki her şey değişti, çünkü içimdeki bu boyuta temas ettim. Bunun için denklemlerle uğraşmak istemiyorum. Bu benim işim değil. Her neyse Nobel Ödülü falan almak da amacında değilim. Bunun için çok da utanmam.

Hikayeyi çok özet anlatacağım. Dolayısıyla içinde boşluklar olabilir. Eğer hikayenin tamamını anlatırsam içinde hiçbir boşluk olmaz. Bu mükemmel bir teori. Biz onu içimizde ispat ettik. O doğrudur. Fakat siz aynı şeyi ispat etmek için toprak altında 10 Milyar dolarlık bir sistem inşa etmek istiyorsunuz (ç.n CERN). Bu size kalmış bir şey. İstediğinizi yapın. Eğer bunun derinliklerine inmek istiyorsanız, kendi içinizde deneysel olarak ispat edebilirsiniz çünkü bu bütün evrenin yaratılışıyla tamamen aynı olarak yaratılır. Eğer bedeninize derinlemesine bakar ve nasıl yaratıldığını anlarsanız, evrenin nasıl yaratıldığı sonucunu çıkarırsınız. Şimdi bile bilim sadece sonuçların çıkarımlarında bulunmaktadır. Bugün modern bilim, evrenin sürekli genişlediğini ve sınırsız olduğunu kabul etmektedir. Sürekli genişleme bir yoga terimidir. Bilim insanları ona sınırsız evren demektedir. Eğer evren sınırsız ise, bir uçtan değer uca seyahat etmek ve onun doğasını keşfetmek imkansızdır. Evrenin doğasını keşfetmenin tek yolu insanın kendi içine dönmesi ve özünü keşfetmesiyle mümkün olabilir. Sabah bir muz yediğinizi düşünün, bu muz birkaç saat içinde hazmedilip sizin bedeninizin parçası oldu ve sizin bedeninize dönüştü. Yaratılışın kaynağı dışında bunu hiçbir şey başaramaz. Dolayısıyla eğer yaratılışın kaynağı burada içimizde ise, ve eğer yaratılış hakkında bir şeyler öğrenmek istiyorsanız, kendinize dönüp ona sormanız gerekmez mi? Danışmak için kendiniz en iyi varlık değil misiniz? Yaratılış hakkında en doğru bilgiyi öğrenmek istiyorsanız, danışmak için en iyi şey kendiniz değil misiniz? Bunun için evrene gitmek zorunda kalsaydınız, bu işten vazgeçerdiniz. Eğer o değerli bilgi burada içinizdeyse, neden ona danışmıyorsunuz? Kendinize danışmamanızın sebebi çok basit olarak kendi düşüncelerinizle büyülenmiş durumdasınız da ondan. Sanıyorsunuz ki, tüm evreni düşünceyle kavrayabilirsiniz. Bu aptalca bir yaklaşımdır. Bilimin hayatını sürdürmesinin ve kabul görmesinin tek sebebi vardır. O da teknolojidir. Bilim sürekli yeni teknolojiler üretmektedir. Eğer böyle olmasaydı, bilim insanları sürekli eski teorilerini konuşmaya devam ederlerdi. Durum böyle olunca da toplum harcadıkları büyük paralardan dolayı bilim insanlarını alaşağı ederlerdi. Bu geçmişte oldu, bilim insanlarının sadece kuru teorilerle zaman öldürdüklerinde toplum onları alaşağı etmiştir. Bilim fayda sağladığı sürece değerlidir. Bilim yaratılışın veya insanın özündeki gerçekliği şimdiki yaklaşımıyla çözemez bunu hiçbir yaman yapamaz çünkü bilim şu anda insan zekası (ç.n İngilizce intellect kelimesinin karşılığı olarak zeka kelimesi kullanılmıştır) ile yol almaktadır. Zeka bir araç olarak sadece araştırma ve inceleme metodunu kullanır. Zeka ile çalışmanın tek yolu bütünü parçalamaktan ibarettir. (ç.n modern bilim maddeyi kavramak için onu atomlarına, ve şimdilerde de atom altı parçacıklarına bölerek ilerlemektedir) Bir bilim insanına bir çiçek verip bu çiçek hakkında bir şeyler bulmasını isterseniz, bilim insanının yapacağı ilk şey çiçeği parçalarına ayırmaktır. Eğer bilim insanına seni gösterip senin hakkında bilimsel çalışma yapmasını isteseydim, o zaman seni parçalarına ayırmaya ve dokularını kesmeye başlardı. Bu çiçeği parçalarsanız bir çok parçaları hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz. Çiçeğin yapısını bilirsiniz, kimyasını bilirsiniz fakat onun ilahi güzelliğini ve tamlığını idrak edemezsiniz çünkü çiçek bitkinin kendini ifade etmesi sonucu elde ettiği doyumdur. Çiçek bitki için en yüce amaçtır. O hayatın çiçek açmasıdır. Eğer bu çiçeği parçalara ayırırsanız bu gerçeği idrak edemezsiniz ve yaratıcının bu çiçek üzerindeki elini anlayamazsınız. Eğer bu çiçeği kendinizden daha değerli bilirseniz ve bütün dikkatinizi onun üzerine odaklarsanız, onun içinde tüm evreni görürsünüz. Eğer çiçeği parçalarsanız, taç yapraklarını elde edersiniz, yeşil yapraklarını elde edersiniz, sapını dilimlere ayırırsınız ve sonra bu parçalardan nasıl faydalanabilirim diye düşünürsünüz.

Şu anda bilim evrendeki her şeyi kendi faydamız için nasıl kullanabiliriz diye çalışmaktadır. Modern bilimin yaklaşımı böyledir. Ormanda yürürken bir kaplan sizi görünce ne düşünür? “Ne kadar semiz bir akşam yemeği buldum” der. Kaplanın böyle düşünmesi normaldir, çünkü bu onun doğasıdır. Siz ormandaki ağaçları görünce ne düşünürsünüz? Bazılarınız “şu ağaçlardan ne güzel kereste olur” diye düşünür. (ç.n. çok azınız ağaçların güzelliği üzerine derin düşüncelere dalar) Bu yaklaşım insan için normal değildir. Şu anda bilimin geldiği nokta budur. Her şeyden nasıl faydalanabilirim diye düşünmektedir.

Bilim, gözle görülmeyen (ç.n elektron mikroskop ile dahi görülemeyen) atomdan dahi nasıl faydalanabiliriz diye düşünmüştür. (ç.n bilim insanları ve mühendisler sonunda atom bombasını yapmış ve ABD yönetimi Japonya’ya 2. Dünya savaşında atom bombası atarak yüzbinlerde insanı öldürmüştür.) Bilim insanları Higgs Bozonunu keşfetmiş, ancak ilk düşündükleri şey nasıl bozon bombası üretebiliriz olmuştur. Amaçları da bozon bombası ile insanları ve yapıları bir çırpıda yok etmekmiş. İnsanları tüfekle öldürüp sonra cesetlerle uğraşmak istemiyorlarmış. İnsanların ve yapıların bedenlerindeki atomların içindeki protonları birbiriyle çarpıştırıp hiçbir artık bırakmadan yok etmekmiş amaçları. Size ateş edip öldürmek veya yakarak öldürmek yerine hepten yok etmekmiş amaçları. Fakat onlar size, bozonun keşfinin birçok faydalı teknolojik sonuçları olacağı ve tıpta kullanılacağını söyleyecekler. “Bozonun keşfi ile bunları yapabileceğiz şunları yapabileceğiz” diyecekler. Evet evet bunları biliyorum. Bilim ve teknoloji ürünleri ile hayattan nasıl faydalanabilirim diye düşünerek ilerleyemezsiniz. Bu anlayışla her şeyiniz olur fakat hiçbir şeyiniz olmaz. İnsanlar her şeye sahipler fakat hayatı hissedemiyorlar.

İnsan ölümle yüz yüze geldiğinde bir an için düşünür, hayatta istediği her türlü maddi şeye sahip olduğunu fakat hayatın kendisini kaçırmış olduğunu anlar. “Hayattan ne alabilirim, hayattan ne alabilirim ?” diye düşünen insan sadece hayatını sürdürür, hayatı dolu dolu yaşayamaz. Ne zamanki “hayata ne verebilirim? “diye düşünürseniz o zaman hayatı yaşayabilirsiniz. Vermek sadece para veya maddi şeyler vermek değildir. Bir ağaca baktığınızda kendinizi tamamen ona nasıl verebildiğinizdir. Bu hayatı yoğun bir şekilde bilmektir. Eğer buraya oturur ve bu ağaçtan ne kadar para kazanabilirim diye hesap ederseniz, o zaman hayatı kaçırırsınız. Tamamen.

Bana sorarsanız, sizin hayatınızı engelleyen böyle bir bilim sınırlandırılmalıdır. Bu sözlerim üzerine insanlar çıkıp Twitter’da tweet atacak ve diyecekler ki “Sadhguru bilimsel çalışmalara karşı”. Benim dediğim şu. Bilimsel çalışmalardaki temel dürtü olan bu “bu çalışmalar sonunda ne kadar kazanabiliriz” anlayışı biraz kontrol altına alınmalıdır, yoksa insanlar her şeye sahip olacak fakat hiçbir şeye sahip olamayacak. Eğer deneyimleriniz böyle olursa o zaman her şeyi yakıp yıkarsınız. Bilimin şimdiki yaklaşımı sürmeye devam ederse, bir zaman sonra gezegenimiz yaşanmaz duruma gelecektir. Başka gezegenlere taşınıp orada yaşamaya devam etsek bile bu yanlış anlayışı sürdürmeye devam edersek oraları da yaşanmaz hale getiririz.

Hayatı kolaylaştırmak ve yaşamı sürdürebilmek için fiziksel bilimler gereklidir, ancak eğer bilim insanları çalışmalarına finansör olan efendilerinin istekleri doğrultusunda bilim yapmaya devam ederlerse yanlış yolda olacaklardır. Eğer iş insanları sponsorluk yapıyorsa daha çok kar nasıl elde edebilirim diyeceklerdir. Eğer hükümetler sponsorluk yapıyorlarsa, daha güçlü ve yıkıcı silahlar nasıl üretilebilir diyeceklerdir. Şunu iyi anlamanız lazım. Son teknoloji ürünler hep silah sanayinde olmaktadır. Daha sonra insanlığın faydasına diğer alanlarda kullanılmaktadır.

Bu lanet olası Higgs Bozonu sonunda iyi bir şey yaptı. Tüm Dünya parçacık fiziğini konuşmaya başladı. Bunu beğeniyorum. Bu güzel. (ç.n 10 Aralık 2013 tarihinde Peter Higgs ve François Englert bu keşifleri sebebiyle Nobel Ödülü kazanmışlardır.) Fakat biliyor musunuz, bu keşfin matematiksel temellerini bir Hintli olan Boson atmıştır. Boson, Albert Einstein ile birlikte çalışmış ve Tanrı Parçacığının keşfinde çok önemli katkıları olmuştur.  Albert Einstein demiştir ki, “ Hintli matematikçilerin keşifleri olmasaydı, batılı bilim insanları bir adım bile ileri gidemezlerdi”.  Matematiğin temelleri hep doğudan atılmıştır. Doğu kültüründe doğa hep “tabiat ana” olarak görülmüştür. Doğu kültüründe doğanın sömürülmesi anlayışı yoktur. “Sadece ihtiyacın kadarını al, daha fazlası değil” anlayışı hakimdir. Bu tutum sebebiyle bilimin sonuçları doğayı sömürmeye yönelik teknolojiye dönüştürülmemelidir. Teknoloji doğaya zarar vermeyecek şekilde kontrol altında tutulmalıdır. Aksi halde lanet olası o Bozon insanlığın sonu olacaktır.]

Çeviren: Galip Turpan
Kaynak: Sadhguru, Tanrı Parçacığı – Higgs Boson


17 Ocak 2020

Doğru Beslenme Sanatı

17 Ocak 2020, 22:03
Ankara

Merhaba değerli okuyucularım. Bu akşam size doğru beslenme alışkanlığı hakkında değerli hocam Sadhguru’nun düşüncelerini aktarmak istiyorum.

Bir önceki yazımda bedenimizin yüzde 72’sini oluşturan suyun beslenmemizdeki öneminden ve doğal kaynak suyu içmenin gerekliliğinden bahsetmiştim. Bu yazımda bedenimizin yüzde 12’sini oluşturan toprak elementinden yani gıdalarımızdan bahsedeceğim. Toprak elementi diyorum, çünkü şöyle bir düşünürseniz gıdalarımız ister bitkisel olsun ister hayvansal olsun topraktan gelmektedir. Yediğimiz sebzeler ve meyveler topraktan gelmektedir. Yediğimiz kırmızı et, beyaz et ve su ürünleri de yine toprak elementinin eseridir.

Şimdi gelelim doğru beslenme sanatına. Büyük mistik ve mürşit Sadhguru hocam doğru ve sağlıklı beslenmek için sebze ve meyve esaslı bir diyet uygulamamız gerektiğini öğütlüyor. Taze sebze ve meyvelerin bedenimiz için çok değerli olduğunu söylüyor. Et yemenin ise sindirim sistemi için çok büyük yük getirdiğini, mide ve bağırsaklarımızın eti hazmetmek için çok enerji harcadığını ve sonuçta bedenimizde toksinlerin biriktiğini ve toksinlerin hastalık getirdiğini söylemektedir.
Sadhguru, hayvanların özellikle memeli hayvanların insanlara yakın duygulu canlılar olduğunu ve kesilmesi sırasında çektikleri korku ve acı sebebiyle hücrelerinde, dokularında negatif enerji ve toksinler ürettiklerini, ve bizim bu etleri yememiz halinde faydadan çok zarar alacağımızı söylemektedir.

Su ürünlerinin (balık vb.) ölümünün çok daha kolay gerçekleştiğini ve duygu düzeylerinin memeli hayvanlar kadar yüksek olmadığını ve yenmesinde sakınca olmadığını söylemektedir.

Doğru beslenme sanatının bir başka inceliği de; iki öğün arasında en az 8 saat boşluk olması gerektiğidir. Değerli hocam Sadhguru’nun tavsiyesine uydum ve günde 2 öğün yemeğe başladım. Sabah kahvaltımı 9:00’da yapıyorum. Akşam yemeğimi 18:00’de yiyorum. İçecekler konusuna gelince. Sadhguru, susadığınız zaman canınızın çektiği kadar su için aşırıya kaçmayın diyor. Son yıllarda bir çok doktorun tavsiye ettiği gibi günde 2-3 Lt su içmek çok yanlış. Canınızın istediğinden fazla su içmek bedeni zehirliyor. Bunu kendimden biliyorum. Zorla biraz fazla su içtiğimde ağzımın tadının bozulduğunu hissediyorum.

Yemekten sonra ise kesinlikle koltukta kaykılarak oturmak veya uzanmak doğru değil. Koltuğunuzda veya sedirinizde dik vaziyette oturmanız gerekiyor.

Hepinize sağlıklı günlen dilerim. Sevgiyle kalın.

Kaynak: Sadhguru’nun konferansları.

11 Ocak 2020

Kendini Bilmek-1


11 Ocak 2020, 14:16
Ankara

Merhaba değerli okuyucularım 2020 yılının bu ilk yazımda size kendimizi bilmenin birinci aşaması olan fiziksel bedenimizi oluşturan elementlerden bahsedeceğim.
Mistisizm doğudan gelmez, insanın içinden doğar. Mistik süreçlerin araştırmasına, içimizdeki 5 elementin ne olduğunu ve hayatımız için önemini kavramakla işe başlamak gereklidir. Bedenimiz, toprak, evren ve kozmos hepsi 5 elementin ilahi dansından başka bir şey değildir. Bedenimizin bileşimi şöyledir.

Bedenimizin yüzde 72’si su, yaklaşık olarak yüzde 12’si toprak, yüzde 6’sı hava, yüzde 4’ü ateş ve geri kalanı eter’dir. Bedenimizi oluşturan bu 5 elementin davranışı hayatımızın akışını belirlemektedir. Bedenimizdeki ve zihnimizdeki fizyolojik ve psikolojik süreçler hayatımızı kontrol etmektedir.

Fizyolojimizde ve psikolojimizde birikmiş toksinleri temizlemek için yukarıda sözünü ettiğim 5 elementi temizlememiz gerekmektedir.

Günümüzde suyun hafızasının olduğu anlaşılmıştır. Suyun etrafında olup bitenler bir şekilde su moleküllerinde kaydedilmektedir. Japon bilim adamı Dr. Masaru Emoto’nun su ile yaptığı deneyler çok ilginçtir. Suya klasik müzik dinlettikten sonra suyu dondurmuş ve buz kristallerinin fotoğrafını çekmiş ve görmüştür ki, kristaller çok güzel biçimdedir. Rock müzik dinlettikten sonra bu kristallerinin biçimsiz olduğunu görmüştür. Aynı şekilde suya sevgi ile muhabbetle hitap edildiğinde buz kristalleri güzel biçimler almakta, öfkeli şiddet dolu sözler dinletince buz kristallerinin biçimsiz oldukları gözlemlenmiştir. Suyun sıvı bir bilgisayar gibi olduğu değerlendirmesi yapılmaktadır. Dolayısıyla içtiğimiz suya nasıl yaklaştığımız ona nasıl değer verdiğimize bağlı olarak su moleküllerinin titreşimi değişmektedir. Bedenimizin yüzde 72’sini oluşturan suya verdiğimiz önem ona duyduğumuz sevgi ve saygı bedensel sağlığımız ve dolayısıyla ruhsal sağlığımız için çok önemlidir. Bu sebeple atalarımızdan gelen bir gelenek olarak su içmeden önce besmele çekmek suyun kalitesini ve titreşimini artırmakta ve bedenimize daha faydalı olmasını sağlamaktadır. Sonuç olarak, doğal kaynak suyu tüketmekle beraber suya pozitif düşüncelerle yaklaşmak, bedenimizi temizlemenin ön şartlarından biridir.

Üzerinde yürüdüğümüz toprağın da belirli bir zekası ve hafızası vardır. Betonarme yığınları içinde yaşayan günümüz insanının eskiye göre daha çok doğaya çıkması ve toprağa dokunması gerekmektedir. Her hafta sonu, yapamıyorsanız iki haftada bir eşiniz ve çocuklarınızı alıp bir parka, bir dere kenarına, göl kenarına gidin ve toprağa dokunun, çıplak ayakla toprak üstünde en az 10 dakika yürüyün. Bedeninizdeki toprak elementini yerdeki toprakla birleştirin, olumsuz elektriği topraklayın. Bedeninizde belli bir fizyolojik uyumlama süreci yaşadığınızı hissedeceksiniz. Varsa bahçenizde, yoksa yol kenarındaki bir parkta ağaçlara, bitkilere dokunun onları sevin, çünkü biz ve bu Dünya üzerindeki her canlı o topraktan yaratıldık. Büyük ozanımız Aşık Veysel’in dediği gibi toprak bizim sadık yârimizdir.

Hava bedenimizin yüzde 6’sını oluşturmaktadır ve çok önemli bir elementtir çünkü hava bedenimizde en hızlı yer değiştiren maddedir. Her nefes alışverişimizde dışarıdan temiz havayı almakta ve kirli havayı dışarı atmaktayız. Nefes alıp vermek çok önemlidir, ancak bundan daha önemlisi nasıl hava alıp verdiğimiz ve hangi farkındalıkla nefes alıp verdiğimizdir. Eğer büyük bir şehirde yaşıyorsanız, aldığınız havanın temizliği sizin elinizde değildir. Eğer kirli hava soluyorsanız, çocuklarınızla beraber haftada bir yakın bir parka, dere kenarına, göl kenarına gidin ve derin derin temiz hava soluyun. Göreceksiniz bedeniniz temiz havanın farkına vardıkça çok daha farklı titreşecektir, mutlu olacaktır.

Ateş bedenimizin yüzde 4’ünü teşkil etmektedir. Bedenimizde ne çeşit ateş yanmaktadır? İçinizde hangi duyguları taşıyorsunuz? Öfke, kızgınlık, nefret, pişmanlık, kıskançlık, korku, şehvet vb. alt seviyeli olumsuz titreşimler mi var, yoksa sevgi, merhamet, şefkat, huzur, ruhsal tatmin, vb. üst seviyeli olumlu titreşimler mi taşıyorsunuz içinizde? İşte bu duyguların ateşi yanıyor demektir içinizde. İçinizdeki ateşi doğanın ateşi ile dengelemek ve uyumlamak için her gün Güneş ışığı alın. Güneş ışığı dışında havayı, suyu ve toprağı kirlettik. Kirlenmeyen sadece Güneş ışığı kaldı. Güneşe yüzünüzü ve arkanızı dönün, ellerinizi dua eder gibi açın ve 3 er dakika öylece bekleyin. Güneş ışığı alamadığınız günlerde, eğer kış ayındaysanız ve şanslıysanız şöminenizin veya sobayla ısınıyorsanız sobanızın yanına yaklaşın, yüzünüzü ve bedeninizin önünü ve arkanızı ateşten istifade edin. Şöminesi veya sobası olanlar bilir, ateşin sıcaklığının verdiği güzel duygu ve titreşim insana huzur verir. Bunların hiçbirine sahip değilseniz, bir mum yakın ve bedeninizin önünü ve arkasını muma dönün 3 er dakika kadar bekleyin. Böylece bedeninizdeki ateşi doğanın ateşi ile uyumlamış olacaksınız.

Beşinci ve en pahalı element eter (akash) dir. Eter belirli bir zekaya sahiptir. Bedenimizdeki bu eter nasıl davranırsa, hayatımız öyle şekillenir. Eter sınırsızdır ve bu elemente ne kadar nüfuz edebilirsek hayatı o kadar çok mutlu ve tatmin edici olarak yaşarız. Etere erişmek için sabah Güneş doğumundan sonra Güneş ufuk ile 30 derece açı yaptığında avuç içlerinizi alnınızın önünde birleştirin ve etere saygıyla eğilin. Gün içinde aynı şeyi yapın. Güneş battıktan 40 dakika sonra aynı şeyi yapın. Bunu yaparken Güneşe eğilmiyorsunuz, içinizdeki ve sizi çevreleyen etere saygınızı gösteriyorsunuz. Bunu yaparken eterin zekası bedeninizi kaplayacak ve hayatınızı buna göre değiştirecektir.

Sevgiyle kalın, sağlıkla kalın.
[Galip Turpan]

Kaynak: Sadguru, 5 Minutes For Inner Exploration


19 Aralık 2019

Kutsal Tohum

19 Aralık 2019
Ankara, 12:58


Her insan ruhu gelişimi boyunca yüzlerce hatta binlerce hayat yaşar ve daha birçoğunu da yaşayacaktır. Her hayatında bir şeyler öğrenecektir ve onu bir adım daha ileri götürür. Bilinçsizce karma yaratır ve bunları daha sonraki hayatında kendisi çözer, tecrübe eder ve öğrenir. Bazı ruhlar bunu diğerlerinden daha hızlı yaparlar. Evrende her şeyin özü budur. Gelişim ve ilerleme. Bu sebepsiz yere olmaz. Daha büyük bir planın parçasıdır. Bu kozmik plan; baş yaratıcı veya kaynak denilen bir varlık tarafından tasarlanmıştır.

Baş yaratıcı ile tanrı aynı şey değildir. Birçok tanrı vardır. Her evren için bir tane. Tanrı, yaratıcının bir yönüdür. Tanrı, yaratıcının yarattığı ve yönettiği evrenin idarecisidir. Yaratıcının yaratma gücüne sınır yoktur, sonsuzdur. Peki biz insanlarda yaratıcı mıyız? Cevabım evet, sadece insanlar değil her canlı yaratıcıdır. Her canlı taşıdığı kutsal tohumda yaratılışın bilgisini taşır. Yüce Yaratıcı ışığı yaratmıştır ve daha sonra ışık yoğunlaşarak atomları, atomlar molekülleri, moleküller DNA’yı, DNA dokuları ve organları yaratmaktadır. Yaratım süreci en baştan sona doğru silsile ile devam eder. Bütün bu yaratılış süreci ilahi kozmik plana göre devam etmektedir ve sonsuza kadar devam edecektir.

Her yaratım bir düşünceyle (farkındalıkla) başlar ve farkındalıktan bir evren yaratılır. Bilim insanları buna büyük patlama demektedir. Sadece bizim evrenimiz değil, sayısız diğer evrenlerde böyle oluşmuştur ve hala oluşmaktadır. Siz bu yazıyı okurken dahi yeni büyük patlamalar olmakta ve yeni evrenler yaratılmaktadır.  Tüm evrenler hepsi kozmosu oluşturur. Yaratıcı bulunduğu yerden arada bir kozmosu izleyip yönetmez. Yaratıcı var olan her şeyin içindedir ve yukarıda sözünü ettiğimiz yaratma sürecinin her anını tecrübe eder, yaşar. Mikro kozmostaki ve makro kozmosdaki her varlıkta ne kadar küçük veya ne kadar büyük olursa olsun bilinç vardır. Dolayısıyla her şey yaratıcının bir parçasıdır. Biz O’ndan ayrı değiliz. Yüzlerce yıl önce yaşamış büyük mutasavvuf Hallacı Mansur bu gerçeği şöyle ifade etmiştir. “En-el Hakk, Ben O’yum” ve demiştir ki “O’na döneceğine inanman için O’ndan olduğunu kabul etmek gerekli” Bizim bugün ulaştığımız bilinç düzeyine, yüzyıllarca önce yaşamış dervişler içlerine dönerek, zikirle, tefekkürle ulaşmışlardır. İlahi sırlar insanın Öz’ünde gizlidir.

Her canlı yaratıcıdır. Her canlıda milyarlarca farklılaşmış ve ayrı görevleri olan hücre vardır. Her hücre kendi başına olduğu gibi aynı zamanda diğer hücrelerle de irtibat halindedir ve hepsi bir bütünü (çiçeği, böceği, insanı) oluşturur. Vücudunuzun bir noktasına iğne battığında veya ateş değdiğinde, bu acıyı bütün vücudunuzda hissedersiniz. Bir organınızdaki hastalık iyileşip acınız kesildiğinde sağlık mutluluk hissini bütün vücudunuzda hissedersiniz. Bu makrokozmosda da böyledir. Yaratıcı sürekli olarak sonsuz ve sınırsız biçimlerde, renklerde, kokularda yaratılışın dansını deneyimler. En derin acıları ve en büyük mutlulukları deneyimler. Bizler asla birbirimizden ayrı değiliz. Her canlı tümüyle enerjiden oluşur ve enerji alanları (dalgaları) birbirine bağlıdır. Başka bir insana baktığımızda aslında kendimizi görürüz. Bir Sanskritçe mantrada söylendiği gibi “Onda kendimi, kendimde onu görüyorum”.
[Galip Turpan]

09 Aralık 2019

Gel Gör Beni Aşk Neyledi

9 Aralık 2019
Ankara, 12:19

Ben yürürüm yana yana
Aşk boyadı beni kana
Ne akîlem ne divâne
Gel gör beni aşk neyledi
Gâh eserim yeller gibi
Gâh tozarım yollar gibi
Gâh akarım seller gibi
Gel gör beni aşk neyledi
Akarsularım çağlarım
Dertli ciğerim dağlarım
Şeyhim anuban ağlarım
Gel gör beni aşk neyledi
Ya elim al kaldır beni
Ya vaslına erdir beni
Çok ağlattın güldür beni
Gel gör beni aşk neyledi
Ben yürürüm ilden ile
Şeyh anarım dilden dile
Gurbette halim kim bile
Gel gör beni aşk neyledi
Mecnun oluban yürürüm
O yâri düşte görürüm
Uyanıp melûl olurum
Gel gör beni aşk neyledi
Miskin Yunus bîçâreyim
Baştan ayağa yâreyim
Dost ilinden âvâreyim
Gel gör beni aşk neyledi
Yunus Emre

14 Kasım 2019

Kayıp Kıta Mu Hakkında İlginç Bilgiler

14 Kasım 2019
Ankara, 14:40

Yeniden merhaba sevgili okuyucularım. Yazılarıma bir süre ara vermiştim. Bu süre zarfında Sümerler, Annunakiler, Mayalar, dinler tarihi, kayıp kıtalar Mu ve Atlantis vb. konuları araştırmaya başladım, videolar dinliyorum. Öncelikle bu videoları hazırlayanlara ve faydalandıkları kaynakları yazanlara emekleri için teşekkür etmek istiyorum.

Bende bir taraftan ilgilendiğim konulardaki videoları dinlerken bir taraftan edindiğim bilgileri yazıya dökerek sizlerle paylaşmak istedim. Bu yazımda kayıp kıta Mu hakkında edindiğim bilgileri paylaşmak istiyorum.

M.K. Atatürk, Mu kıtası hakkında araştırma yapmaları için tarihçileri görevlendirmiş ve Tahsin Mayatepek'i, Maya medeniyetinin Mu medeniyeti ile olan ilişkisini araştırması için Meksika'ya göndermiştir. Atatürk, Mu kıtası hakkında beş kitap yazan İngiliz James Churchward'ın kitaplarını Türkiye'ye getirmiş ve tercüme ettirmiştir. Bu tercüme kitaplar önce Türk Dil Kurumu kütüphanesinde muhafaza edilmiş ve daha sonra Anıtkabir müzesine taşınmıştır. Buradan anlıyoruz ki, Atatürk büyük bir lider, komutan ve devlet adamı olmasının yanı sıra büyük bir araştırmacıdır. Atatürk insanın yaratılışını ve insanın ilk yurdunun neresi olduğunu araştırmıştır.

James Churchward Hindistan'da görevli bir İngiliz subayı iken Tibet'li bir rahiple tanışmış ve onun muhafaza ettiği tabletleri görmüştür. Tibet'li rahip bu tabletleri okuyabilmesi için Sanskritçe ve Nagayama dillerini öğrenmesi gerektiğini söylemiştir. Churhward rahipten bu dilleri öğrenir. Sonraki yıllarda Meksika'ya gittiğinde Meksika Müzesinde bulunan 2600 tableti inceler. Tabletlerin birinde denmketedir ki "Kıtamız battı, bizde buraya kaçtık" Bu tabletlerin yaşının C14 testiyle bulunan yaşının 14.000 yıl olduğu ortaya çıkmıştır.

Eski Yunanlı filozof Platon da yazılarında batmış bir kıtadan bahsetmektedir. Hint'lilerin Ramayana destanında, Maya tabletlerinde, Mısır'ın Ölüler Kitabında, Sümer Tabletlerinde, Gılgamış Destanında ve semavi dinlerin Kutsal Kitaplarında Nuh Tufanından bahsedilir. Öyle anlaşılıyor ki Mu kıtasının batması sırasında oluşan tsunami dalgaları Dünya'nın çok büyük bir kısmını kaplamış ve Nuh Tufanı oluşmuştur. Günümüz jeologları da 14.000 yıl önce çok büyük bir jeolojik olay olduğunu söylemektedirler.

Mu Kıtası Pasifik Okyanusunda bulunan Polinezya, Mikronesya gibi takım adaları içine alacak büyük bir bölgeyi kapsamaktadır. Öyle anlaşılıyor ki bu takım adalar Mu kıtasının en yüksek yerleriydi ve şimdi su üstündeler.

Hoşça kalın sevgiyle kalın.

Daha fazla bilgi için: https://www.youtube.com/watch?v=FXxsh3IbJKQ

Kaynak: Cavit Pancar videosu, James Churchward'ın 5 kitabı





29 Ekim 2019

Aşık Veysel'den Cumhuriyet Destanı

29 Ekim 2019
Ankara, 16:07
Atatürk'tür Türkiye'nin ihyası
Kurtardı vatanı düşmanımızdan
Canını bu yolda eyledi feda
Biz dahi geçelim öz canımızdan
Sinesini hedef etti düşmana
Ölmüşken vatanı getirdi cana
Çekti kılıcını çıktı meydana
Gören ibret aldı meydanımızdan
Çekildi sancaklar dayanmaz canlar
Şarktan garba gitti Türk'teki şanlar
O kadar paşalar o zabitanlar
Ayrılmadı asla sağ yanımızdan
Dumlupınar Sandıklı'nın cephesi
Dağları yıkıyor topların sesi
Kahraman askerin hücum etmesi
Cihan sele gitti al kanımızdan
Kaçırdık düşmanı bulunmaz izi
Bir hücumda geçti öte denizi
Siyanet ettiler askerimizi
Vatan memnun kaldı zabitanımızdan
Şeyh Sait de yüzün tuttu isyana
Milletini hor baktırdı vatana
Fakir fukarayı boyadı kana
Öyle şeyhler çoktur külhanımızdan
Çağırdım Şeyh Said sağır mı diye
Başında sarığı değir mi diye
Tarttılar şeyhleri ağır mı diye
Haberin doğrulttun urganımızdan
Şeriatı düşündüler şerciler
Birtakım millete fesat verdiler
Her biri bir yerde hep geberdiler
Onlar kurtulmadı toplarımızdan
Aklı başınd'olan düşünür bunu
Şeriatçı oldu tüketen onu
Dağda belde fukaraya soygunu
Veren onlar idi vatanımızdan
Menemen mes(e) lesi geldi meydana
Orda birkaçları uydu şeytana
Mehdi diye kendi kendin urgana
Taktı kurtulmadı darlarımızdan
Gazi Paşa Haziretli bir kişi
Ne kadar cesaret tuttu bu işi
Sarmıştı vatanı düşman ateşi
Esirgedi bizi ziyanımızdan
İddiacı Türkiye'nin insanı
Çalışmakla kazandık biz vatanı
Aç kurt gibi parçaladık düşmanı
Şecaat görünce aslanımızdan
Kurtardık vatanı bu belalardan
Tiren hattı küşat ettik her yerden
Terrakk'etti mektebimiz hep birden
Teşekkür kazandık müşranımızdan
Hükümet de milletini kayırdı
Bir af etti hapisleri koyverdi
Adaletle tebligatlar duyurdu
Çok şeref kazandık bayramımızdan
Türkiye'yi adalette yaşattı
Dağları deldirdi demir döşetti
Millete bir altın kemer kuşattı
Haşa nankör olman devranımızdan
Aşık Veysel bunu böyle söyledim
Benden de yadigar bu kalsın dedim
Sözlerim yalan mı dinle efendim
Kürrei arz doldu hep şanımızdan
Aşık Veysel Şatıroğlu

BU YUNUS EMRE DENEN ŞAHIS ARTIK ÇOK OLUYOR

BU YUNUS EMRE DENEN ŞAHIS ARTIK ÇOK OLUYOR (Ömer Sami Ayçiçek. Araştırmacı-Yazar) Bu, Yunus Emre denen şahıs artık çok oluyor! Ben bu veli z...